
“Gitmek için döndüğümde, kalabalıkta belirli bir gerginlik sezerim ki bu beni perdeye tekrar davet eder, sahiden de yeni bir gösterim başlamış olur. Ve öylece kalakalırım. Akşam 9’a kadar bu tılsım bozulmaz; sonra kendimi kalabalıkta çok yalnız hissederim.”
Sigmund Freud – 22 Eylül 1907, Roma
Sadece iki kişinin bir arada bulunduğu minik bir seans odasıyla onlarca hatta yüzlerce insanın bir arada bulunabileceği kalabalık salonlar arasında nasıl bir bağlantı olabilir? Aradığımız cevabı bulabilmek için 1895 yılına gitmemiz gerekiyor, çünkü yanıtın failleri 1895 yılında ana rahmine düşmüş, ete kemiğe bürünmeye başlamışlardı. Lumière Kardeşler Paris’te ilk film gösterimlerini gerçekleştirirken Sigmund Freud ve Joseph Breuer “Histeri Üzerine Çalışmalar”ı yayınlayarak bilinçdışının varlığının altını güçlü bir şekilde çizmekteydiler. Bu tarihten itibaren psikanaliz, insanları mahrem bir oda içinde en gizlenmiş yanlarını konuşmaya davet ederken, sinema da izleyicileri kalabalık seyirlik salonlara çağırıyordu. İnsanlar, psikanalizde tek başlarına kendi hayatlarını seans içerisinde tekrar tekrar gözlerinin önüne getirip ruhsal acılarına çare aramaya çalışıyor, sinemada ise kalabalıklarla beraber bazen gülüp eğleniyor bazen de hüzünlenip ağlıyorlardı. İkisi de insan içindi ama farklı biçimlerde…
Yazının geri kalanını okumak için PsiNossa+’ın Kış sayısına buradan ulaşabilirsiniz.
