
“Bu küçük, sarsak makina benim ilk büyü takımımdı. Bugün bile, çocuksu bir coşkuyla, gerçekte bir büyücü olduğumu hatırlatırım kendime; öyle ya, sinema insan gözünün aldanışı üstüne kurulmuştur.”
Ingmar Bergman – Yedinci Mühür
Psikanaliz, başlangıcından bu yana yalnızca seans odasında değil, bu mecranın dışında da faaliyet göstermektedir. Siyaset, toplum ve kültür gibi alanlar hakkında düşünmek için kavramsal bir araç veya multidisipliner çalışma alanlarının geliştirilmesinde teorik çerçevelerden biri olagelmiştir. Psikanalizin sinemayla ilişkisini de bu minvalde değerlendirebiliriz. Sinema aygtını ve film izleyiciliğinin doğasını anlamaya ve kuramlaştırmaya yönelik çabada psikanalitik kavramlar oldukça yol gösterici olmuştur. Günümüze değin bu çaba kendisini psikanaliz içerisinde farklı düzlemlerde göstermiştir. Bu düzlemler iki başlık altında toplanabilir: Freudcu yaklaşım ve Lacancı yaklaşım… Özetle, Freudcu yaklaşımda film bir rüya metni gibi ele alınmış; Lacancı yaklaşımda ise sinemasal özne sorununa odaklanılmıştır. Hatta zamanla bu ikinci yaklaşım, Lacancı bakış, baskın gelmiş ve sinemaya içgüdü ya da dürtü temelli yaklaşılmış, ayrıca skopofilinin merkeziliği vurgulanmıştır.
Nesne ilişkileri kuramcılarından Winnicott’un kavramlarıyla sinemayı ele aldığım yazının geri kalanını okumak için SanatKritik’teki Psikanalitik Seyir köşeme buradan ulaşabilirsiniz.
