Yırtık Sayfaların İzinde: Eternal Sunshine of the Spotless Mind

“Hiçbir vakit ne sevdiğimiz zamanki kadar acıya karşı savunmasız ne de sevdiğimiz nesneyi ya da onun sevgisini kaybettiğimiz andaki kadar çaresizce mutsuz oluruz.”

Sigmund Freud

Tutkulu bir aşk belleğimizde ne kadar derinlere kök salabilir? Güçlü bir anının diğer anılardan izole bir biçimde nüfuz ettiği derinliklerden ayıklanması ne kadar mümkün olabilir? Ayrılığın ıstırabı tahammül edilemez olduğunda ya birisi size bunu dindirmenin acısız ve hızlı bir yolu olduğunu söyleseydi? Onun sözlerine kulak verir miydiniz? Sizi karanlığın içinden çıkaracak bu vaadin peşinden gider miydiniz? Peki ya bu mümkünse ama bir noktada bunu artık istemediğinize karar verirseniz? Orijinal adıyla “Eternal Sunshine of the Spotless Mind”, yani “Lekesiz Zihnin Ebedî Günışığı” ya da Türkiye’de gösterime girdiği şekliyle “Sil Baştan” filmi, izleyiciyi zihnin iç içe geçmiş yollarında yürüterek, daha doğrusu biz ona koşturarak diyelim, bu soruları kendisine rehber edinip cevaplar getirmeye çalışıyor.

Montauk’a giderek yoldan çıkma ve şimdi bir trende “Seni tanıyor muyum?” sorusuyla yola çıkma aşka dair bir şeyi imler: Öteki, sanki çok uzun zamandır aşina olduğumuz biridir, sanki bu yollar daha önce yürünmüştür.

Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmini psikanalitik açıdan ele aldığım yazının geri kalanını okumak için SanatKritik’teki Psikanalitik Seyir köşeme buradan ulaşabilirsiniz.

Yorum bırakın